11 Ocak 2010 Pazartesi

Şeysi'nin günlüğünden...

Ropdöşambırımı kuru temizlemeciden aldım. Neysi'nin siniri geçti çok şükür. Yazacak pek bir şey de yok ya, ne bileyim, günlüğümü açasım, bir şeyler karalayım geldi. Akşama yine o köftemsiden yiyeceğiz, of ki ne of, bitsin artık şu parasızlık.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Tutamadım...

Şantiye haline gelen İnönü Caddesi'ni gördükçe ister istemez soruyorum kendime:

"Bir ilin hizmet alamamasından daha kötü ne olabilir?"

"O hizmetin İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından verilmesi."

26 Ekim 2009 Pazartesi

BU NEYSİ, NEYİN NEYSİ?


Sıcak bir yaz akşamı sonrası
Süzülürken camekândan günün ilk ışıkları
Tek odalı bir poliklinikte
Babadan olma, anadan doğma
Tanıdık bir doktor kucağında
Ağlayarak katıldım yarışmaya
“Yarışmaya cennetten katılıyorum
Diğer yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum”
Annesi daha 19 yaşında küçük bir kız
Babası 23, amcası 6, anneannesi 53
Eeee haliyle bu yaşta çocuk büyütmek çok güç
O zamanlar babaannemde kalmışız
5 amca, artı 2 hala promosyon, dede de kampanyadan hediye
Bindik bir alamete, yolculuk kıyamete

4 yaşında başlar hatıraları,
Hastane bahçesinde, ağlamasın diye elinde rüşvet gazozuyla
Dayısı yanı başında, göründü küçücük kız kardeşi üçüncü katın kapısında
Ağlamamak çok zor, sakın annesine bir şey olmasındı
Keşke robotunu kırdı diye annesini kızdırmasaydı

Araya biraz reklam girdiğinden olacak zahir
Pek bir şey hatırlamaz ileriki birkaç seneye dair
Geldi mi 7 yaşına
Sürmeli gözleri, kara kaşıyla
Ve tüm yakışıklığıyla
Üstünde mavi kumaşlı önlüğü ve beyaz yakalığıyla
Kalemleri elinde, abaküsü cebinde
Diğer eli canı annesinde
Ne işi vardı yahu bu yaşında mahalle mektebinde

Okulun ilk gününde ağlamak moda o zamanlar
Yanaklardan akarken damlalar
Toplanmışlar tahta masalar önünde mahalledeki arkadaşlar
Ben ağlamam utanırım
Hepsi gitsin ben öyle salarım
Etekli, tatlı bir kadın vardı, adı “örtmenmiş”
O ne derse hemen yapılırmış

Ali topu tutup, ışık ılık süt içerdi
Okula gitmemek için karın ağrıları çekilir
Anneye bir türlü yutturulamazdı
Örtmenini çok sevmişti
Ama nedense sayfalarca çizgiler çektirir
Evde bile bizi rahat bırakmazdı

Evimiz altıncı katta o zamanlar
Zordu çıkmak, çünkü bir hayli yüksekti basamaklar
Yasaktı balkondan sarkmak ya da ön camdan
Korkmasına rağmen
Küçük gözler, büyük bir şehre bakardı parmaklıklar ardından

İlkokulda pek başarılı sayılmazdı
Zaten başından da belliydi
Bütün aile seferber olup 10’a kadar saymayı öğretememişti
Sınıfta ilk onun elması kızarmıştı ama
Yine de pek umutlu değildi büyükler
Geleceği için kaygılanmaya başlamıştı onu sevenler

Göz açıp kapayıncaya kadar ilkokul bitti, ortaokul geldi
Önlükler çıkarılıp, beyaz gömlek üzerine bordo kravat takıldı
Mütevazılığın lüzumu yok, onlar da pek yakıştı
Çok sessiz sakindi, suya da sabuna da dokunmazdı
Ona dokunmayan yılan vb. canlılar bin yaşasındı.
Bildiğimiz dünyanın biraz dışındaydı ama
Basit bir yolda basit adımlarla ilerliyordu bir bakıma

İşte tam o yıllardı, değişmeye başladı küçücük zihni
El yordamıyla tanımaya başladı sükut-u hayali
Kütüphaneden bir türlü çıkaramazlardı sıpayı
Elinde değil en rahat hissettiği yer orası,
Tozlu raflar ve kitap sayfalarının arasıydı.
Bir sabah, andımızdan sonra mikrofonla geldi çağrı
En çok kitap okuyan öğrenci seçmişlerdi onu öğretmenleri
Koşarak gitti hemen, çocuk hevesi
Korkarak yürüdü müdür muavinin yamacına
Bütün okul izlerken, birkaç hediye kitap doldurdular kucağına

İlk kez ortaokulda bindi tek başına otobüse
Utandı, yolu soramadı şoföre
Korkarak indi hiç bilmediği bir gecekondu mahallesinde.
Yine ilk kez “iddia” oynadı dersten kaçarak
Hemen sonra, dershane parasının olduğu cüzdanını kaybedince
Yemin etti eğer bulursa cüzdanını, bir daha futbolla ilgilenmeyeceğine.
Ertesi gün sırasının altında buldu cüzdanını
Mert çocuktu, bir daha okumadı gazetelerin spor sayfalarını.

Askeri lise sınavlarına girdi kazandı
Gözün bozuk deyip almadılar
Halbuki çocuğun hayallerine hiç bakmadılar
Sonradan öğrendi ki Yunus Emre Anadolu lisesini kazanmış
Liselerden en iyi Almanca öğretim yapanmış.

Ayne übungun zu makın,
Almanca öğrenmeye çalıştı bir seneye yakın.
Her havzın di baynı,
Der, Die, Das bırakmadı yakasını.

Yeni okul, yeni arkadaşlar demek,
İnce eleyip sık dokumak gerek.
İlk zamanlar bir çocukla tanıştı
En çok söylediği şarkı “fuliş kazanovaydı”
Bu kişinin adı, evet, Deniz Kıral’dı.
Nerden bilebilirdi, en yakın dostu olacağını.

Ergen bir gençti artık bizimki
Fazla arkadaşı yoktu, insanlardan çok da haz etmezdi,
Kuşkusuz birkaç istisnası vardı tabii
Bir gonca gül gibi içine kapanır
Kapandıkça kitaplara abanır
Öyle ki bazen kendini “Raskolnikov” sanır
Üzücü sonlar yüzünden hüngür hüngür ağlanır.
Gelin görün ki
Deniz tutar elinden çekip çıkarır
Sosyal hayata az da olsa alışılır.


(DEVAMI GELECEK)

NEYSİ

3 Ekim 2009 Cumartesi

Süper Vali


Ortaokul yıllarında yeni yeni başlamıştım adam akıllı kitaplar okumaya. Bunlardan bende en çok iz bırakanı Ayşe Kulin’in “Köprü” kitabıydı. 90’lı yılların siyasetçileri benim çocuk dimağımda bile düzgün bir iz bırakamamışlardı. Fakat Köprü’deki vali “Faruk Bey” mükemmeldi, işte böyle olmalı demiştim. Hayran kalmıştım. Müthiş bir mücadele veriyordu herşeyle, herkesle.  Arkadaşlarım örümcek adama, Batman’a, bense Erzincan Valisi Faruk Beye süper kahraman diyordum.  Lise yıllarımda valinin gerçek olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım, çünkü o benim gözümde bir süper kahramandı, hayaldi yani. 2002’nin Kasım ayında, annem Vali’nin bir kaza sonucu öldüğünü söylediğinde yine inanamadım, çünkü süper kahramanlar hiç yenilmez ve ölmezlerdi.
 
  Daha sonra hayat koşuşturması girdi araya, çokta tanıyamadım aslında valimi. ÖSS, üniversite derken –itiraf ediyorum- unuttum onu. Büyüdük ya sözde, daha mühim işlerle uğraşmaya başladık. Vali filmini izlediğimde eski arkadaşımı tekrar hatırladım.  Köprü’yü okurken nasıl kızdıysam, heyecanlandıysam, nefret ettiysem yine aynı duyguları daha şiddetli şekilde hissettim. Sakin ve uysal mizaçlı ben, sinirden oturamıyor, sağa sola küfürler saydırıyordum. (filmi izleyenler anlayacaktır)    
 
Hepiniz hayal meyalde olsa hatırlarsınız Recep Yazıcıoğlu’nu ya da diğer isimleriyle: süper vali, sıradışı vali, deli vali vb. Benim için ise o, hala bir süper kahraman. 

Neysi... 



21 Eylül 2009 Pazartesi

Şeysi'nin müzik çalarından...


Bobby McFerrin'in "Live At Montreal" konserini izliyorum. Ne büyük bir vokal virtüözü. Müziğin üç temel yapıtaşını kullanarak yapıyor müziğini; ritm-bas ve melodi. Çıktığı ve indiği sesler... Bas bir sesteyken bir bakıyorsun neredeyse sopranoya çıkmış... Öyle güzel eritiyor ki tüm bunları müziği içerisinde... Nasıl bir eğitimden geçtiyse o ses, kusursuz, pürüzsüz çıkıyor bütün o melodiler.

Bobby... I thinkin' about your body...

19 Eylül 2009 Cumartesi

Şeysi'nin buzdolabına bıraktığı not...


Neysicim,röbdoşambrımı kuru temizlemeciye vermeye gidiyorum. Bu akşam annemlerde yerim artık. Sen kendine kadar köfte yap. Ona köfte denirse tabii... Sevgiler... Şeysi

Neysi'den...

Yine hararetli bir tartışma yaşadık Şeysi ile. Hiçbir konuda uyuşamıyoruz ama nedense vazgeçemiyorum da ondan. Herhalde tartışmak, uzlaşamamak benim de hoşuma gidiyor. Macera katıyor hayata. Ama son röbdoşambr olayı bardağı taşıran son damlaydı. O kadar parayla bir ay geçinir bir aile yahu. Bu sefer kararlıydım. Bir mucize olmazsa kendisini sokakta bulacak diyordum kendi kendime. Ama yine şans yüzüne güldü. Acısını çıkarırım ama ben bunun.

Kadercilik – Şans üzerine olan tartışmamız hiç uzlaşamayacağımız bir konu gibi görünüyor. Şansın da, insanın kendi tarafından yaratıldığını daha iyi anlatmalıydım sanırım. Şansın gökten zembille indirilen ilahi bir lütuf olduğunu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor. Sanıyorum ki bundan birkaç sene önceydi, bir gazetede okumuştum. Amerikalı bir bilim adamı şunu soruyor: “Neden bazı insanlar inanılmaz derecede şanslıyken, diğerleri hakettikleri imkânlara asla sahip olamaz?” Bazı insanlar her zaman doğru yerde doğru zamanda iken neden diğerleri ne yapsalarda hak ettiklerini alamazlar. Bunu araştırmak için yüzlerce erkek ve kadını yıllarca gözetim altında tutmuş, sıklıkla onlarla söyleşiler yapmış, kendi tasarladığı deneylere katılmalarını sağlamış. Kendini şanslı ve şansız diye niteleyenleri iki gruba ayırmış ve onlara birer gazete vermiş. Onlardan gazetedeki fotografları saymalarını istemiş ve gazetenin ortalarında bir yerinde yarım sayfa büyüklüğünde bir mesaj yerleştirmiş: "Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın..." Gözlemlerinde kendilerini şansız olarak niteleyen insanlar mesajı farketmezken, şanslı insanlar hemen farketmişler. Araştırmacı gözlemlerinin sonucu şöyle değerlendiriyor:

“Şanssız insanlar, genel olarak şanslı insanlardan daha gergindirler. Bu endişeli ruh hali, beklenmeyeni fark etme yeteneklerine zarar verir. Sonuç olarak, fırsatları kaçırırlar; çünkü başka bir şeyi aramaya aşırı odaklanmışlardır. Partilere, mükemmel eşlerini bulma düşüncesiyle giderler; bu yüzden de iyi arkadaşlar edinme fırsatlarını kaçırırlar. Belli iş ilanlarını bulmaya kararlı bir biçimde gazeteleri incelerler ve diğer iş imkânlarını kaçırırlar. Şanslı insanlar, daha rahat ve açıktırlar. Dolayısıyla, yalnızca aradıklarını değil, orada ne olduğunu da görürler. Şanslı insanlar, dört ilke sayesinde şanslarını artırırlar. Şans fırsatlarını ortaya çıkarma ve fark etme konusunda beceriklidirler; sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar verebilirler; olumlu beklentiler sayesinde doğru çıkan tahminlerde bulunurlar ve şanssızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimserler.”

Çalışmanında sonunda da elde ettiği bu bulgularla şansı arttırıp artıramayacağını düşünmüş. Gönüllülerden, bir ay boyunca şanslı insanlar gibi düşünmelerini ve onlar gibi davranmalarını istemiş. Temelde onlardan istedikleri şans fırsatlarını fark etmeleri, sezgilerini dinlemeleri, şanslı olmayı ummaları ve şanssızlığa karşı daha esnek olmaları. Bir ay sonra, gönüllülerden %80’i daha mutlu hissediyor, hayattan daha çok tatmin oluyor ve en ilginci kendilerini daha şanslı hissediyorlardı.

Kimisi için en iyi üniversitelerde okumamak bir şansızlıkken, dünyanın yarısından fazlası için okumayı öğrenmek büyük bir şans. Kimisi için hiç suşi yiyememek bir haksızlıkken, dünyanın büyük bir kısmı için gece tok yatmak büyük bir adelet. Kimi zengin bir ailenin çocuğu olmadığı için yakınırken kimi de anne ve babasının yanında olduğu için şükrediyor ve kendini şanslı hissediyor. Eğer Şeysi de böyle düşünse ne kadar şanslı olduğunu görecek.

Her neysi, bu akşam ne yemek yapsam acaba. Kaç gündür köftemsiden başka bir şey yemedik, o da nereye kadar. Artık yeni bir tat bulmak gerek. Şeysi bişeyler yapsın diyeceğim ama çenesinden sıra gelmez ki yemek yapmaya.

Adam 300 lira vermiş bi’ dandirik röbdoşambra. Bi' de pazarlık yaptım diyor. Ah Şeysi ah…

NEYSİ...

Şeysi'nin günlüğünden...


Bugün Neysi'yle kadercilik üzerine tartıştık. Her ne kadar kendisine hak verdiğim noktalar olduysa da genel olarak şans faktörününün önemini biraz küçümsediğini söyledim ona. Uzlaşamadık elbette; ama büyük keyif aldım yaptığımız tartışmadan.

Röbdoşambrıma sade filtre kahve döktüm. 300 liralık röbdoşambrdı. Çıkmaz şimdi onun lekesi... Neysi çok sinirlendi. Halbuki o benim röbdoşambrım, neden sinirlendi hiç anlayamadım.

Bugün çok eskiden yazdığım bir yazının telif ücretinin bankaya yatırıldığı haberini aldık. Neysi hemen elektrik ve su faturalarını yatırdı, kiranın da bir kısmını ödemiş olduk. Neysi "Evden kovulmaktan yırttın." dedi. Ne demek istediğini çözemedim.

Akşam yine köfte yedik. İçim dışım köfte oldu kaç zamandır. Köfte demek de doğru değil aslında, parasızlıktan kıymasını bol tutamıyoruz. Köfte gibi, köftemsi bir şey işte...

Allah Allah... Neysi röbdoşambr konusunda neden o kadar sinirlendi acaba?

Şeysi...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Diyaloglar...



Ş: İçeriden bitter çikolata getirmeyi ihmal etme. Beni biliyorsun, bitter çikolata olmadan sade filtre kahvenin damağımda dağılan o keskin aromasını tam manasıyla alamıyorum. Evet Neysi, ne diyordum? Hah, “İstersen ve yeterince çalışırsan olur.” cümlesi, insan hayatındaki şans faktörünü görmezden gelen eksik ve kandırmacalı bir düşünce şeklidir.
N: Öncelikle, ananın evinde de sade filtre kahve içiyordun demi demek istiyor ne bu havalar diye ekliyor ve hemen konuya dönüyorum. Kısmen katılmıyorum. Şans faktörü de bir etken; ama bu cümle, başarmak için en önemli iki faktörün istemek yani motive olmak ve çalışmak gerektiğini söylüyor.
Ş: Sabah röbdoşambrımı giydikten ve kruvasanla kahvaltı ettikten sonra bitter çikolata eşliğinde sade filtre kahve içmem konusunda ne kadar hassas olduğumu biliyorsun. Lütfen bu konuyla ilgili yerli yersiz şakalar yapma diyor ve tezinde gördüğüm bir eksikliği söylemek istiyorum. Ben bunu inkâr eden bir şey söylemedim zaten; ancak yaşadığımız hayattaki düzen öylesine rastgele ve şansa bağlı olarak şekilleniyor ki şansı olmayan bir insanın ekseriyetle bütün çalışmasına ve tüm kalbiyle istemesine rağmen hakettiği yerlere gelemediğini üzülerek görmüyor muyuz? Bunu bilmek, insanın motivasyonunu; yani çalışma azmini ve hedefine giden yolda yürüme isteğini azaltan bir etken değil midir?
N: Röbdoşambr giymene elbette lafım yok; ancak içine de bir şeyler giysen diyorum? Bu çıplak yatma huyundan vazgeç. Neyse, ne diyordum, tabii ki dediklerin çoğunluktadır. Fakat bunların tam tersi örnekleri de görmüyor muyuz? Büyük zorluluklar ve şansızlıklar altında başarılı insanlar da yetişmiyor mu? Buna sayısız örnek verilebilir. Şu söylenemez mi; istemeden ve çalışmadan başarılı olunamaz. Hem fikir miyiz?
Ş: Çikolatayı uzatır mısın canım?
N: Bunu evet kabul ediyorum. Sırf şans faktörü seni geriye düşürecek diye baştan pes etmek ve karamsar olmak bence doğru değil.
Ş: Öncelikle çıplak yatmamla ilgili konunun seni hiç alakadar etmediğini belirtmek isterim. İpek çarşafın bedenimden akıp gidişini hissetmeden uyuyamıyorsam suç benim mi? Bir diğer itiraz noktam ise “Çikolatayı uzatır mısın canım?” soru cümlemi “Evet.” olarak kabul etmen. Bu nasıl bir algı düzeyidir? Hepsini geçiyor ve bir sonraki durak olan konumuza geliyorum. Elbette sonuna kadar kaderci olmak ve “şurda ne yazıyorsa o!” deyip kestirip atmak bir çözüm değildir; çünkü bir insanın amacına ulaşması için yürümesi gereken yol –eğer amaç kişiyi büyütecek, olgunlaştıracaksa- engebelerle doludur. Kişi bu engebelerle mücadele ederken ister istemez yürüdüğü yolu, varmak istediği noktayı sorgulayacak ve işte tam o anda şans faktörü devreye girecektir. Bu öyle bir noktadır ki şanssızlık, kişinin o ana kadar yürüdüğü bütün yolun bir “hiç” olmasına neden olabilir. Bir kişinin aklına bu düşüncenin bir kez olsun düşmesi onun motivasyonunu kırar ve yolda yürüme isteğini azaltır. Yahu pek sıcak oldu, şu röbdoşambr çıkarsam mı?
N: Hayır!!! Ben pencereyi açarım yeter ki röbdoşambr üstünde kalsın.
Ş: Aç canım aç, epey sıcak oldu. Klima taktıralım diyorum şu eve. Röbdoşambr pek terletiyor. İnanır mısın şu anda ense kökümden bir ter damlası aşağıya doğru seyahate çıktı, “arzın merkezine” doğru yollanıyor. Hah hah hah hah! Pardon canım, toparlamam gerekirse, insan şans faktörünün ne kadar önemli olduğunu yürüdüğü yolun kırılma noktalarında fark eder. Bunu bir kez fark ettikten sonra da “şans”ın ne kadar önemli olduğunu idrak edecek ve sonraki adımlarını ister istemez korkakça atacaktır.
N: Klima taktırmadan önce elektrik ve su faturasını yatırsak diyorum, sanki daha akıllıca bir davranış olurdu ne dersin?
Ş: Akşam bu konuyu bir düşüneyim. Ter damlası arzın merkezine ulaştı.
N: Sen düşünme, ben düşündüm karar verdim. Klima falan taktırmıyoruz, sen don giymeye alışıyorsun!
Ş: Anlamıyorsun Neysi, bedenimi bağlayan bir şey olmasın istiyorum! Belki de agorafobik olmamın sebebi budur.
N: Valla bence agorafobinin yegane sebebi bakkala ve manava olan borçlarımız Şeysiciğim. Ha bir de üç aydır kira ödemediğimiz ev sahibemizin zemin katta oturuyor olması da ufak bir etken olabilir. Şu şekeri uzatır mısın? Neyse, konuya dönecek olursam elbetteki şansın önemli bir etken olduğunu inkar etmiyorum.
Ş: Edemezsin zaten!
N: Lütfen kesme Şeysiciğim. Kıçında donu yok, bitter çikolata keyfi yapıyor adam.
Ş: Lütfen, dediğim gibi, o konu benim hassas noktalarımdan biri. Bu konu hakkında üstüme gelme, kalbini kırıp rencide etmek istemiyorum seni.
N: Her neysi. Sanıyorum ki bu noktada benim için başarının ne olduğunu tanımlamam gerekiyor. Eğer amaçların varsa ve bu amaçlara giden yolda yürümeye kararlıysan, bunun için çalışıyor ve karşına çıkan engelleri aşmak için tüm gücünle savaşıyorsan hedefine ulaşamasan bile benim için başarıdır bu. Klasik deyişle önemli olan ulaşmak istediğin noktaya varmak değil o noktaya giden yolda yürümektir.
Ş: Hay aksi şeytan!
N:Noldu hayırdır?
Ş: Röbdoşambrıma sade filtre kahve döküldü. Yahu çıkmaz bunun lekesi. Gitti 300 liralık röbdoşambr.
N: Öhöhöhöhöh…
Ş: Helal Neysiciğim, noldu hayırdır?
N: Öhöhö, o röbdoşambr öhöhö, ne kadar dedin?
Ş: 400’dü; ama sıkı pazarlıkla 300’e aldım.
N: Allah seni bildiği gibi yapsın Şeysi! Kıçımıza don alacak paramız yok, ben çalışmasam eve bir lokma ekmek sokamayacağız. Yahu sen ne müsrif dahası ne züppe, ne bohem bir adamsın!
Ş: Rencide oluyorum Neysiciğim. Biliyorsun, bunlar benim hassas noktalarım. Bunlar benim olmazsa olmazlarım.
N: Olma zaten sen! Olma!
Ş: Bunları kötü birer şaka kabul ediyor ve hemen konumuza dönüyorum. Öncelikle kendi başarı tanımın üzerinden yola çıkarak genel konular üzerinde fikir beyan etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum.
N:Sen düşünemezsin Şeysi! 300 lira vermiş adam, bir de pişkin pişkin söylüyor!
Ş: Hah hah hah, şakacı şey seni! Her ne kadar başarı konusunda sana katılsam da…
N:Lütfen bir müddet bana hiçbir konuda katılma Şeysi…
Ş:Ay vallahi sabah sabah beni güldürdün, Allah da seni güldürsün. Ne diyordum, her ne kadar başarı konusunda sana katılsam da insanların genel anlamda başarıya bakış açılarını düşünerek meseleyi ele almamız gerektiği kanısındayım.
N:300 lira ya, 300!!! Bizim su faturamızı elektrik faturamızı toplasan o kadar etmez be!
Ş: Ama şakanın da bir tadı var Neysiciğim, şurada ciddi bir şey konuşuyoruz. Genel anlamda insanların başarıya bakışları “hedefe varmak” şeklindeyse bizim de konuştuğumuz konuyu bu çerçevede ele almamız gerektiği kanısındayım. Gerçek bir hedefe giden yol uzun ve engebeli olacaktır. Bu yolda sonuca ulaşmak için bu engebeleri aşmak gerekmektedir. Süreç uzadıkça engebeler ve onların karşına çıkış şekilleri, onları oluşturacak girdiler artacağından yolun sonuna ulaşmak bir diğer deyişle amaca varmak giderek daha da şansa bağlı hale gelecektir. Dolayısıyla çalışmanın ve sebatın önemli olduğu su götürmez bir gerçek olsa da şans, uzun bir yolda hepsinden daha önemlidir. Yahu Neysi, senin rengin epey gitti. “Su götürmez gerçek” dedim, ben sana şöyle buz gibi bir bardak soğuk su vereyim. Hay çok kötü leke oldu…
N: Ver ver… Damacanayı getir hatta.
Ş: Al canım…
N: …
Ş: Su verenlerim çok olsun mu?
N: Olmasın Şeysi. Bir müddet yaşamanı sağlayacak her türlü faaliyetten kendin mes’ul ol!
Ş: En azından su gibi aziz olayım bari. Neyse, ne diyorsun bu son görüşlerim üzerine?
N: 300 liraya röbdoşambr alman üzerine mi? Allah belanı versin diyorum Şeysi, ne diyeyim!
Ş: Ay karnıma sancılar girdi yahu, sabah sabah bu ne neşe, ne şakabazlıktır! Yok canım, şans konusunda dediklerime ne diyorsun?
N: Bir somut örnek verip onun üzerinden gidelim. Diyelim küçük bir köyde yaşayan bir kız çocuğusun. Bir elin parmaklarından fazla kardeşin var.
Ş: Şu halde en az 6 kardeş cepte!
N: Bravo, matematiksel zekan ne kuvvetliymiş öyle! Kız lise çağına geldi ve babası onu okula göndermiyor. Tek şansı, tarlada çalışmak. Bu kız elbetteki şanssızdır. Önünde bir seçeneği yok. Küçük yaşta evlendirildi ve çocuk sahibi oldu. Bu durumda sen haklısın; ama diyelimki babası liseye gitmesine izin verdi. Kız iki şekilde davranabilir; oturur ve çalışır veya 4 sene boyunca yatar. Üniversrite sınavı gelir. Çalıştıysa kazanır, çalışmadıysa kazanamaz.
Ş: Sence bu kadar basit mi? Bak yine aynı mantık; çalışırsan olur! Ya olmazsa? Ya o gün kafasındaki tek bir düşünce onun bütün algılarını kapatırsa?
N: Bu da bir olasılık tabii. O halde cümlemi şöyle düzelteyim; çalıştıysa yüksek olasılıkla başarılı olacak, çalışmadıysa da başarılı olma olasılığı neredeyse sıfıra inecektir. Demek istediğim tam da bu: çalışmak başarılı olma olasılığını arttırır; ama elbetteki bu olasılığı 1 yapmaz.
Ş: Peki o kadar çalışmasına rağmen başarılı olamayan bir insan çöpe giden onca emeğinin karşılığında ne alır?
N: Hemen pes ederse hiçbir şey alamaz.
Ş: Onca emek çöpe gider ve sen buna adil bir yaşam dersin öyle mi?
N: Ben yaşamın adil olduğunu savunmadım; ama insan bulunduğu koşullar içerisinde en iyisini yapmak için çabalamalıdır diyorum. Sonuçta şans faktörünün önemli olduğu gerçeğini inkar etmiyorum; ama kadercilikle de bir yere varılamayacağını söylüyorum. Kadercilik de böylece tembellerin sığınma noktası haline gelir.
Ş: Ben yine de şans faktörünü ve buna bağlı olarak da insanın iç alemini hesaba katmadığını söylüyorum.
N: Ben de o röbdoşambıra 300 lira vermekle ne kadar mal bir insan olduğunu bir kez daha kanıtladığını söylemek istiyorum Şeysi.
Ş: Aaaa lütfen ama kalbimi kırıyorsun! Akşama yemekte ne var?
N: “Köfte”! Hem de çok kızarmış!
Ş: Amaaaan yine mi…
N: Evet yine Şeysi. Yazarlığına bok sürdürmüyorsun da tek satır yazdığına da görmedik hani. İki satır bir şeyler yaz, para kazan da “köfte” dışında bir şeyler yiyelim biz de.
Ş: Vallahi kırıldım…



(To be... Or not to be...

Devamı gelecek tabii..

Şeysiiii

Neysiiiii)

21 Ağustos 2009 Cuma

Ya Yaparsak!..

"Beyler... Otomobil demek yerli sanayi demek. Yerli sanayi demek iktisadi özgürlük demek."

1961 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in "Otomotiv Endüstri Kongresi" sonrasında, tamamen Türk malı bir otomobil üretilebileceğini söylemesi ve bir süre sonra bunun ciddi bir iddia haline gelmesi sonucunda başlıyor "Devrim Projesi". Mühendis Gündüz Serter'in liderliğinde bir ekip kuruluyor ve Türk mühendislerinden oluşan bu ekip 130 gün içerisinde 29 Ekim 1961'e yetiştirmek üzere bütünüyle Türk malı bir otomobil üretmek için çalışmaya başlıyorlar.

Tolga Örnek'in 24 Ekim 2008'de sinemalarda gösterime giren "Devrim Arabaları" isimli belgesel filmi, bu ekibin Devrim'in üretimi süresince yaşadıklarını konu ediniyor. Filmi oldukça geç izlediğim için film üzerine bir yazıyı da ancak şimdi yazabiliyorum.

Tolga Örnek'i daha önce çektiği büyük projelerden tanıyordum. İlk olarak -yanlış hatırlamıyorsam- 2004 yılında "Hititler"i daha sonra da "Gelibolu"yu sinemada izlemiş ve beğenmemiştim. Özellikle "Gelibolu" beklediğimin aksine beni hiç etkilememiş, sinemadan çıktığımda aklımda filme dair neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. "Devrim Arabaları" sinemalarda gösterime girdiğinde de gitmeyi ertelememin sebebi buydu. Nitekim film 1 Mayıs 2009'da yoğun istek üzerine tekrar sinemalara girmesine rağmen yine de izlemedim. Önceki projeler aklıma gelince Tolga Örnek'i "Büyük kadrolarla kuru belgeseller yapan yönetmen" olarak tanımlıyordum kendimce.

"Devrim Arabaları"nı 6 Temmuz 2009'da izledim. Örnek'in önceki projelerinin aksine kafamda birçok diyalog, birçok sahne kalınca film üzerinde düşündüklerimi yazmak istedim. Etkilendiğim şey o mühendislerdeki idealistik ve umutluluk oldu. Etrafıma baktığım zaman biz gençlerin -kendim de dahil olmak üzere- artık her iki duygudan da çok uzak olduğumuzu düşünüyorum. Kendini kurtarmak dışında hiçbir amacı olmayan bir nesil gelmiş ne yazık ki böyle bir neslin ardından. Çalışmayan, üretmeyen ve en kötüsü bunları önemsemeyen bir nesil... Filmi izlerken o insanlardaki umudun artık yok olduğunu ve dahası geri gelmeyeceğini fark ettim.

İzlemeye devam ettikçe o umudun neden yok olduğunu anlamaya başladım. Huysuz ve yaşlı mühendis Latif 'in(Selçuk Yöntem) genç mühendis Necip'le (Onur Ünsal) şu diyaloğu bu durumu açıklıyor:

-
Bir şey sorabilir miyim Latif Bey?

-Sor bakalım.

-Sizce biz bu otomobili yaparsak nolur?

-Hiçbir şey olmaz!

-Nasıl olmaz? Boşuna mı çalışıyoruz?

-Sen Ankara'daki kapatılan tayyare fabrikasını duydun mu?

-Evet...

-O fabrikanın neden kapatıldığını biliyor musun?

-Hayır...

-O fabrika Atatürk'ün emriyle kuruldu. 2. Dünya Savaşı'na kadar 112 tane değişik uçak imal edildi orada. Sonra fabrika kendini geliştirmeye başladı tabii. Savaş sırasında da kimse bize eğitim uçağı vermediği için 185 tane eğitim uçağı yapıldı orada.

-185!

-Evet, bunları yaptık biz. 1955 yılında Hollandalılar bize 3o tane uçak siparişi verdi; ama dönemin işletmeler bakanı o siparişleri kabul ettirmedi. Hollandalılar da uçakları İngilizlere yaptırdı. Birkaç yıl sonra da fabrikayı tamamen kapatıp traktör fabrikasına dönüştürdüler. Gündüz'le orada yetiştik biz. Çok acı çektik... Çok...

-Ben anlayamadım. Neden kapattılar?

-"Biz kim, uçak yapmak kim"miş...

-Ama yapmışsınız işte, başarmışsınız.

-Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat.



Sanırım böyle böyle kaybettik o duyguyu. Türkiye'de başarılı olup bedelini çok ağır ödeyenler kendilerinden sonra gelen neslin aynı acıları yaşamasını istemediği için onları boş umutlardan korumak ve idealizmden uzaklaştırmak istediler. Filmin sonunda siyah "Devrim" çalışmamasını haber yapan; ama beyaz Devrim'in çalışmasını hiçe sayan gazeteler "Türkiye'de hiçbir başarının cezasız kalmayacağının" kanıtı olmuşlar adeta.


Ben yine mühendis Latif'in bir sözüyle bitireyim bu yazıyı:

Adı "Devrim" olan bir arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi zaten.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Berberiye

Berber bir rahatlama noktasıdır benim için. Traştan sonra içimdeki tüm stres kıl yumaklarıyla beraber dağılır gider. Depresyona giren kadınlar kuaföre giderler ya benimkide o hesap. Fakat öyle bir durum var ki artık berbere her gidişimde tereddüt ediyorum. Nedeni ise berberlerin en önemli ve hiç sekmeyen özellikleri, müşterilerini sorguya çekme kabileyetleridir.

-Abi, nerde oturuyorsunuz?

- Yaş kaç?

-Okuyor musunuz?

-Bölüm nedir?


İşte bu soruları cevapladıktan sonra ardından gelebilecekleri tahmin etmek çok da zor değil benim için. Zira birçok kez bu sorgulamaları tecrübe etme şerefine nail olabildim. Bu noktadan sonraki sorular genellikle maddi ve manevi kaynaklı olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi sorgulama şöyle gelişir:

- Ooo, abi o zaman çok zengin olursun sen, petrolcüsün ya..

-Kısmetse olur, bakalım. (bkz. Kadercilik)

-Yok yok, bi’ petrol kuyusu açtın mı paraya para demezsin artık.

- Haha, kuyu benim değil ki ben çalışan olacağım zaten, şirket kazanacak parayı ben değil!

-Olur mu öyle şey canım, kesin dibine vurursun sen paranın, bizden mi gizliyorsun?!

-Estağfurullah ne demek o canım!

- Yok yok öyledir, buralarada gelmezsin artık.

-Niye gelmeyeyim?

-Parayı buldun ya, gelmezsin artık. Hep öyle olur.


Bu saatten sonra çok da üstelememek gerekir. Zira elinde ustura ve makas gibi kesici ve delici aletlere sahiptir.

- Ben kaç kere yaşadım bunu bilmiyorsun sen, adam parayı buluyor hemen lüks berberlere yok yok neydi adı “coiffeur” lara gidiyorlar. Kaç yıllık muhabbetimiz var, yapılacak şey değil. Yanlış mıyım?

-Haklısın.


Nasıl oluyorsa bu berberler müşterilerine bağlanır, bu yüzden de her zaman terkedilme korkusu yaşarlar. Genellikle de sizin maddi olarak iyi duruma gelme ihtimalinizi bile sinderemez, traşa devam etmek için zengin olmayacağınızı-olamayacağınızı, onu terk etmeyeceğinizi ispatlamanız gerekir. Siz beklentilerinizin ne kadar düşük olduğunu söyledikçe o kadar sevinir ve daha bir şevkle işine geri döner.

- Yok yok olmam ben zengin falan, merak etme sen. Kriz de var, iş bulmak imkânsız. Zaten zenginlik falan yakışmaz bize öyle şeyler. Sen şu yanlardan biraz daha mı kısaltsan…

-Tamam abi hemen.


İkinci olarakta manevi kaynaklı sorgulama vardır ki bu daha da vahimdir. Bu tip berbeler genellikle milli duyguları kabarmış fakat birkaç metrekarelik dükkânları içine bu duygularını sığdıramamışlardır.

-Bölüm neydi abi?

-Petrol ve doğalgaz mühendisliği.

- Ya abi iyiki geldin. Bu şerefsizler ne yapıyorlar bu ülkeye yahu!

-Kim, ne yapıyormuş?

- Yabancılar abi, bizim petrol kuyularına civa döküp kapatmışlar çıkarmayalım diye.

- Civa mı döküşler, olmaz öyle şey hem zehirli hemde çok pahalıdır o, içme suyuna karışır dökerlerse Allah korusun oradaki herkes zehirlenir. Olsa olsa beton dökmüşlerdir.


-Neyse abi sonuçta çıkarmıyorlar!

-Ekonomik değildir kuyu. Masrafını bile kurtarmıyordur, o yüzden kapatılmış olabilir.

-Yok abi ya, Türkiye’ye yüzyıl yetecek petrol varmış orda ama engellemişler bizi işte…

-Nerdeymiş o?

-Güneydoğuda abi.

-Yalan onlar inanma. Türkiyenin karalarında çok büyük petrol yatakları yok öyle dediğin gibi.


-Nerden biliyorsun abi?

-Petrol mühendisliği okuduğumdan olabilir.

-Abi sende onların ağzından konuşuyorsun yapma ya lütfen.

-Canım jeolojik olarak mümkün değil öyle rezervlerin oluşması.

-Ama bak Rusya’da var, İran’da var,Irak’ta var Romanya’da var, bizde neden olmasın?!

-Tektonik yapılarımız farklı, bizim basenlerimiz 40 milyon yıldan daha küçük olduğu
için petrol kapanmalarının çok büyük olması olası değil.

-Abi sen ne yaptın ya, ne 40 milyon yılı şimdiye bak sen şimdiye, adamlarda var mı var demek ki bizde de var dört tarafımız çevrili biz de yok öyle mi, neymiş tektonikmiş, hep o adamların işi bunlar onlar çıkarıp bulmadılar mı bunları, sizi de kandırıyorlar işte, ülkenin kaderini sizin gibilere teslim ederlerse işte böyle olur.!!!


Eğer durum “sizin yüzünüzden” noktasına gelmişse yapacak çok da birşey yoktur. Çünkü o zaten inanmıştır artık, düşüncesini değiştirmeye imkân yoktur. Hemen taktik değiştirilmeli ve duygusal olarak kişi etki altına alınmalıdır.

-Sen yat kalk petrolümüz olmadığı için dua et. Görmüyor musun petrol çıkaran ülkerlerin halini. Tarih boyunca hiçbiri iflah olmadı. Bana bir tane petrolü olupta halkı mutlu olan ülke gösterebilir misin? Bizim gibi tembel millet petrolü bulunca çalışmayı tamamen bırakır, nasıl olsa hazır para gelecek diye. Sonra sanayileşme, teknoloji, hak-hukuk hak getire. Haksız mıyım?

- …

-O zaman, önlerden biraz daha alalım canım.



NEYSİ
ANKARA,TPAO

30 Temmuz 2009 Perşembe

Merhaba...

Herkese kucak dolusu sevgiler...

Aylar süren hummalı çalışmalarımızın sonunda "Bizden bir şey olmaz, iyisi mi biz bir blog kuralım ve bu boş sohbetlerimizi internet üzerinden paylaşalım." düşüncesine vasıl olduk. "Aylar süren hummalı çalışmalarımızı" çöpe attık ve iki saniye içinde Şeysi ve Neysi kod adlarını alaraktan (tek tek basaraktan, bade dizerekten...) işbu güzide blogu oluşturduk. Bu ilk yazımızda bütün okuyucularımıza bir merhaba demek, hatta bununla da kalmayıp Yıldız Asyalı'nın bestesi olduğunu düşündüğümüz Kanal D Çocuk Kulübünün cingılının (Welcome to the Jungle ve hatta cingıl bens!) sözlerini sizlerle paylaşmak, hatırlatmak istedik...

Merhaba doğan güneş...
Merhaba bulut kardeş...
Merhaba güzel çiçek...
Merhaba sevgili çocuklar!


Sevgili çocuklar dedik de aklımıza Barış Manço geldi. Hatırlar mısınız onun "Müsaadenizle Çocuklar!" diye bir şarkısı vardı. Rakip bloglarımızın (but muydu, kanat mıydı, köfte miydi neydi ya?) olduğunun farkındayız. Bizim yokluğumuzda insanların blog hasretini elinizden geldiğince gidermeye çalıştınız; ama "Şimdi Müsaadenizle Çocuklar" deyip "Sıra bana geldi çocuklar" diye devam edip "İş başa düştü çocuklar"ı da ekledikten sonra "Hazır mıyız?" diye bağıraraktan "huuuuu" diye yanıt vererekten alem-i sanaldaki blog boşluğunu doldurmaya geldiğimizi beyan etmekten onur ve hatta yanında eşantiyon gurur duymaktayız.

Peki nedir bu Şeysi-Neysi? Merak edeniniz yok mu? Ne demek yok ya! Kesin vardır. Bak biz görüyoruz orda biri çaktırmadan el kaldırıyor. Onun için anlatıyoruz. Şimdi şöyle yavrucuğum... Biz, izlediğimiz tartışma programlarındaki adamların ağızlarını doldura doldura, birbirlerine kitap sayfalarını göstere göstere konuşmalarından öyle etkilendik öyle etkilendik ki "Yahu biz bu etkiye bir tepki vermek zorundayız; çünkü bu bir fizik yasası. İyisi mi kendimize kod adlar seçerekten ve bunu yaparken çaktırmadan incir ezerekten aynı tartışmaları biz de yapalım" dedik. Şeysi, M.Ö. 300'lü yıllarda Arap çöllerinde muhaceret (göç) sırasında dünyaya gelmiş, fizik, astronomi, matematik ve simya konusunda hiçbir çalışma yapmamış bir arap şeyhinin kızının okul arkadaşının halasının çalıştığı firmanın genel müdürünün erkek arkadaşının şeysi. Neysi ise M.S. 300'lü yıllarda bu konularda çalışma yapmış; ama hiçbir sonuca ulaşamamış, çalıştığıyla kalmış ünlü olamamış bir İngiliz dükünün oğlunun sokak arkadaşının teyzesinin çalıştığı firmanın müdürünün kız arkadaşının abisi. Bu iki insanın yaşadıkları tezatlıkları sohbetlerimizde yaşadığımız tezatlıklara öyle benzettik öyle benzettik ki kendimize Şeysi ve Neysi isimlerini kod isim olarak seçtik.

Evet... Bu yazıdan da anlayabileceğiniz gibi bu blogda Şeysi ve Neysi'nin tezatlıklarını okuyacaksınız. Hepinize teşekkür eder, yeni bir şey öğrenmenizi diler ve hemen başka bir yazıya yöneliriz.

Sevgiler...

Şeysi...